İnsan bazen bekler.
Öyle böyle değil… İçinde küçük bir umut çadırı kurarak bekler.
Nasıl olsa bir gün biri çıkacak, kolunu sıvayacak,
“Tamam arkadaşlar, bu işi ben çözüyorum” diyecek.
Ama o biri genelde Sar Çizmeli Mehmet Ağa’dır.
Yani masallarda yaşayan, toplantılara katılmayan, bütçe sunumu yapmayan bir karakter.
Gerçek hayatta ise cümleler vardır.
Bol bol cümle.
Parlak, cilalı, üstü yaldızlı, altı fosforlu.
Dünden bugüne kaç kelime dizildi bu şehir için, sayan var mı?
Kaç basın açıklaması, kaç proje tanıtımı, kaç “vizyon toplantısı”…
Depo dolu.
Ne ararsan var.
“Vatan, millet, Sakarya” desen üç koli.
“Stratejik hamle” desen beş paket.
“Yakın zamanda” desen kamyon dolusu.
Ama iş “ne zaman?”a gelince…
Sessizlik.
“Nasıl?” deyince…
Hafif bir öksürük.
“Peki kim yapacak?” deyince…
Toplantı ertelenmiştir.
Kimse “Yapmayacağız” demiyor.
Kimse “Olmayacak” demiyor.
Hatta kimse “Sorun yok” da demiyor.
Ama sonuç?
Yazı yazdım havaya.
Öyle bir havaya ki…
Rüzgâr çıksa proje uçacak.
Yağmur yağsa vaat akacak.
Bazen düşünüyorum;
Şehrin bir ucundan diğer ucuna bir kuşak bağlasak, üstüne de tüm vaatleri assak…
Ağırlıktan kuşak kopar.
Çünkü biz çözmeyi değil, konuşmayı seviyoruz.
Planı değil, paneli seviyoruz.
Temeli değil, temenniyi seviyoruz.
Ve en güzel yaptığımız şey şu:
Cümleyi kurup gerisini zamana bırakmak.
Zaman da bakıyor bize,
“Benim üzerime bu kadar yük atmayın arkadaşlar” diyor belki de.
Oysa mesele basit.
Bir şehir lafa değil, takvime bakar.
Alkışa değil, kazmaya bakar.
Manşete değil, metreye bakar.
Ama biz hâlâ mikrofonu seviyoruz.
Sonra birisi çıkıp soruyor:
“Ne oldu?”
Cevap hazır:
“Çalışıyoruz.”
Neye?
Havaya.
Ben de bugün bir yazı yazdım.
Ama yere değil.
Havaya.
Belki bir gün rüzgâr tersine eser de,
Bu kelimeler yere iner.
O güne kadar…
Biz yazmaya devam.
Onlar konuşmaya devam.
Şehir beklemeye devam.
Ve Sar Çizmeli Mehmet Ağa hâlâ toplantıya gelmedi.