Bizim memlekette bir insanın kıymete binmesi için iki şart var:
Ya çok uzaklara gidecek…
Ya da ebediyete.
Yaşarken kimse kimseyi beğenmez.
“Bu da çok konuşuyor.”
“Bunun da saçı ne öyle?”
“Biraz kilo verse iyi olacak.”
Ama ne zaman ki adam ortadan kayboldu… İşte o an başlar methiyeler.
Dün “huysuz” dediğimiz adam, bir bakmışsın “aslında çok ince ruhluymuş.”
“Cimri” dediğimiz teyze, bir anda “tutumlu ve ileri görüşlü.”
Hayattayken kimse çayını içmeye gitmez, gidince herkes hatıra anlatır.
En sevdiğim kısım şu:
Adamın saçı yokken kel diye takılanlar, arkasından “Saçları ne gürdü be!” demeye başlıyor.
Bir insanın karakteri vefat ettikten sonra Photoshop’a mı giriyor, anlamadım.
Bizim toplumda hatıra filtresi diye bir şey var.
Özellikle cenaze çıkışı aktif oluyor.
Gerçekler siliniyor, sadece romantik versiyon kalıyor.
Mahallede yıllarca kimseyle selamlaşmayan amca için:
“Çok içine kapanıktı, kalbi kırık bir adamdı…”
Yok be kardeşim, içine kapanık değil; surat asıyordu.
Ama işte biz ölüyü kötü anmayız. Bu güzel bir şey aslında.
Fakat bazen dozu kaçıyor.
Adam hayattayken kimseye selam vermezdi.
Vefat edince “Mahallenin çınarıydı.”
Kel ölür, sırma saçlı olurmuş…
Bu cümle var ya, memleketin özeti.
Bir de şu var: İnsan yaşarken eleştiriliyor, gidince herkes pişmanlık moduna giriyor.
“Keşke bir kahve içseydik.”
“Keşke kırmasaydım.”
“Keşke arasaydım.”
Keşke’ler en çok mezarlıkta dolaşıyor.
Belki mesele şu:
Biz değer vermeyi hep erteliyoruz.
İltifat etmeyi ayıp sanıyoruz.
Sevdiğimizi söylemeyi zayıflık görüyoruz.
Sonra biri gidince, içimizde biriken bütün güzel cümleler mezar taşına yaslanıyor.
Halbuki hayattayken desek ya…
“İyi ki varsın.”
“Saçın az ama kalbin bol.”
“Huysuzsun ama bizdensin.”
Belki o zaman kimse badem gözlü olmak için ölmek zorunda kalmaz.
Ben karar verdim.
Bundan sonra kim iyiyse yüzüne söyleyeceğim.
Kim kel ise kel diyeceğim ama yakışıyor diye ekleyeceğim.
Kim huysuzsa da “Standart ayarın bu galiba” diyeceğim.
Çünkü insanın değeri, cenaze çıkışında değil; çay masasında belli olmalı.
Yoksa bir gün ben de giderim, arkamdan:
“Ne sessiz adamdı…” derler.
Hâlbuki en çok ben konuşuyordum.