Benimle ilgili toplantı yapıyormuşsunuz.
Ama beni çağırmamışsınız.
Bakın bu ayıp. Hem de organizasyon hatası. İnsan dedikodusunun lansmanına davet edilmez mi?
Ne yani? İnsan kendini özgürce ifade edemez mi?
Ben bir cümle kuruyorum, mahallede üç ayrı versiyon çıkıyor. Netflix dizisi gibi: Orijinal, Yönetmenin Kurgusu, Bir de Mahalle Uyarlaması.
Söz lastik olmuş. Çek babam çek.
Ben “iyi günler” diyorum, iki sokak ötede “rest çekti” diye anlatılıyor.
Bir duruşu olmalı insanın.
Bir karakteri.
Öyle rüzgâra göre yön değiştiren çamaşır ipi gibi değil.
Ama bakıyorum…
Arkadan aslan, önden ev kedisi.
Geride nutuk, yüzde hık mık.
“Ben aslında öyle demek istemedim…”
Ne demek istedin? Altyazı mı geçeceğiz?
Delikanlılık artık story süresi kadar. 24 saat sonra kayboluyor.
Yiğitlik desen, filtreli.
Oysa mücadele mertçe verilir. Söz ya çıkar ya çıkmaz. Ama çıkıyorsa da net çıkar. Kurşun gibi değil, mermi gibi değil… En azından WhatsApp mesajı gibi silinmesin.
Üst baş yırtmakla yiğit olunacaksa, mahalledeki urbancı Nobel alırdı. Karakter dediğin şey göğüs kabartarak değil, omuz düşürmeden yürümekle belli olur.
Bakın ben eleştiriye açığım. Hatta çay koyarım. İki şeker mi, tek mi? Ama gel yüzüme söyle. Arkadan Shakespeare, karşıma geçince kekeme olma.
Boş sözlere karnımız tok. Biz acıyı bal eylemişiz, dramdan tatlı yapmışız. Ama sahte gülüşe tahammülümüz yok. Çünkü insanın gözünün içine bakmadan kurduğu cümle, boş koltukla konuşmaya benzer.
Mesele hakkımda ne düşündüğünüz değil.
Mesele o düşünceyi bana söyleyip söyleyemediğiniz.
Kısacası dostlar…
Arkamdan konuştuğunuz kadar benimle konuşmuyorsunuz. Vallahi darılıyorum.
Hem madem konuşuyorsunuz, bari düzgün cümle kurun. İnsan arkasından konuşulurken bile edebiyat bekliyor.