Bazen insanın en ağır yükü, kimseye anlatmadıklarıdır.
Başımı iki elimin arasına alıp saatlerce oturduğum günleri hatırlıyorum. Gürültü vardı dışarıda, hayat akıyordu, insanlar bir yerlere yetişiyordu ama benim içimde zaman durmuştu. Tatlar silinmişti. Kahvenin acısı bile bir şey hissettirmiyordu. Mutsuzluk dediğin öyle romantik bir şey değil; sessiz, ağır ve inatçı bir sis. Çöker ve kolay kolay kalkmaz.
Güvenmek istiyordum.
Yeniden başlamak, yeni yüzler tanımak, adımı bilmeyen insanların arasında başka bir “ben” olmak istiyordum. Fakat her kararın ardından içimde bir el freni çekiliyordu. Daha ilk adımda geri dönüyordum. Cesaretimle korkum arasındaki o ince çizgide, hep korku kazanıyordu.
İnsan en çok da kendinden şüphe ettiğinde yoruluyor.
“Nasılsın?” diye soranlara alışılmış bir tebessümle “Harikayım” diyordum. Oysa harika olan tek şey, rol yapma becerimdi. Kimseyi suçlamıyorum; kimse benim içime bakmak zorunda değil. Ama ben de kimseye kapıyı aralayacak kadar güçlü değildim.
Kendimden kaçmak için takvimimi dolduruyordum.
Toplantılar, buluşmalar, yürüyüşler, kahveler…
Evde kalırsam düşünceler yakalayacak sanıyordum. O yüzden hep sokaktaydım. Kalabalıkların içinde kaybolmak, yalnızlığın en pratik yöntemiymiş meğer.
Bir gün aynaya baktım.
Yüzüm aynı yüzdü ama bakışlarım yabancıydı.
Kendime tahammül edemediğimi fark ettiğim o an, asıl kırılma noktasıydı.
Hazmedememek…
Evet, kilit kelime buydu.
Yaşadıklarımı, kırıldıklarımı, söylenmeyenleri içime istifliyordum. Sanki içimde görünmez bir depo vardı. “Şimdi değil” diyerek her şeyi oraya kaldırıyordum. Ama hiçbir depo sonsuz değildir. Düzenlemezsen bir gün çöker.
Benimki çöktü.
Sonbaharda rüzgârın sert esmesine dayanamayan bir dal gibi titriyordum. Kırılmaktan korkuyordum ama aslında korkularımın kendisi beni parça parça ediyordu. İnsan bazen dışarıdan gelen darbelerle değil, içeride biriktirdikleriyle yıkılıyor.
Şunu geç öğrendim:
Dertleri içine gömmek güçlü olmak değildir.
Sadece ertelenmiş bir yıkımdır.
O enkazın altında kaldım mı?
Evet, kaldım.
Ama orada şunu anladım: Kimse seni senin kadar toparlayamaz.
O yüzden bugün, bütün kırıklarıma rağmen şunu söylüyorum:
Seni sana emanet ediyorum.
Başkalarının anlayışına, sevgisine, onayına değil…
Kendi şefkatine emanet ediyorum.
Kendi sabrına.
Kendi vicdanına.
Kırıldığında toparlayacak olan da sensin.
Yorulduğunda dinlendirecek olan da.
Kendini affetmeyi öğrenmezsen, hiçbir özür içindeki boşluğu doldurmaz.
Belki hâlâ tam iyileşmedim.
Belki hâlâ bazı geceler ağır.
Ama artık kaçmıyorum. İçimdeki o depoyu yavaş yavaş boşaltıyorum. Her acıyı elime alıp bakıyorum: “Tamam” diyorum, “seni yaşadım.”
İnsan kendine dönmeyi öğrendiğinde, dünya biraz daha katlanılır oluyor.
Ve en sonunda anlıyorsun:
En güvenli liman bir başkasının kolları değil, kendi içindir.
Seni sana emanet ediyorum.
Bu kez gerçekten.

