Hayata biraz dikkatle baktığınızda şunu fark edersiniz: Kimsenin yolu dümdüz değil. Başlangıçta her şey sakin, hatta sıradan görünür. Sonra bir yerlerde çizgi bozulur; insan sağa sola savrulmaya başlar. Aslında o savrulmalar hayatın ta kendisidir. Durgunluk uzun sürmez, uzaktan bir fırtınanın ayak sesleri duyulur. Korkutucu gibi gelir ama çoğu zaman insanı hayata bağlayan da o fırtınadır.
Hayat dediğimiz şey mücadeledir. Mücadeleye ortak olmayı kabul etmektir. İçinde acı vardır, gözyaşı vardır; ama araya karışan küçük mutluluklar, ansızın gelen gülümsemeler de vardır. İnsan bu kısacık ömrü hep bir telaşla tamamlar. Bir gün bile rahatça “oh” diyemeden geçip gider zaman. Kimi zaman taşan bir deniz gibi, kimi zaman sel olan yağmur gibi, kimi zaman da ne için savurduğunu bilmediğiniz bir fırtınanın ortasında bulursunuz kendinizi.
Gerçekçi olmak zorundayız. Zorluklar bizi bekler, bundan kaçış yok. Kaybedeceklerimizi hesaba katmadan kazanacaklarımızı hedeflemek, insanı yarı yolda bırakır. Hayatın matematiği basittir ama acımasızdır: Ne ile karşılaşacağınızı bilerek yürürseniz, ayakta kalma şansınız artar.
Bu karmaşanın içinde bir de yaşamın size sundukları vardır. Nereden gelip nasıl karşınıza çıktığını anlamadığınız olaylar… İnsan bazen aklının yetmediği şeylerin tam ortasına gövdesini koymak zorunda kalır. İşte onun adı mücadeledir. Onun adı yaşamaktır. Kimliktir, onurdur, bazen kavgadır, bazen arınmadır. Sizi sevene, sayana, kabul edene olduğu kadar; anlamayanlara karşı da kendinizi kabul ettirme çabasıdır.
Ve sevmeyi de bilmek gerekir. Bir çiçeğe dokunur gibi sevmeyi… Bir fırtınanın acımasızca kırdığı dal gibi değil; koparmadan, incitmeden. Çünkü her fırtınanın bir sonrası vardır. En sert rüzgârın bile ardından güneş çıkar. Yüzünüzü güneşe döndüğünüzde içinizi ısıtan şey sadece ışık değildir; o ana gelene kadar nelerden geçtiğinizi bilmektir.
İşte o zaman anlarsınız: Hiçbir fırtına sebepsiz değildir. Ve siz de bu hayatta boşuna savrulmadınız.

