Bizim memlekette çocuk olmak zordur.
Hele kalabalık bir aileye doğduysan geçmiş olsun; psikolojik dayanıklılık testlerine üç yaşında başlarsın.
Daha konuşmayı yeni sökmüş çocuğun karşısına geçeriz, yüzümüzde ciddi bir ifade:
“Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?”
Bu soru değil, sözlü sınavdır. Üstelik jüri kalabalık. Teyzeler, amcalar, dedeler… Hepsi çocuğun ağzından çıkacak kelimeyi bekler. Minik beynin içinde alarm çalar. Yanlış cevap verirse sanki aile yapısı çökecek.
Birini söylese diğerine ayıp.
İkisini dese “Ama daha çok hangisi?” diye baskı devam.
Biz büyükler kahkaha atarız.
Çocuğun göz bebekleri büyürken eğlenmeyi başarabilen nadir toplumlardanız.
⸻
Bir de misafir uğurlama ritüelimiz vardır.
Montlar giyilmiş, ayakkabılar bağlanmış, herkes kapıya yönelmiş… O anda hedef seçilir: Evin en küçük ferdi.
Sarılırız. Ses tonu otomatik olarak çizgi film moduna geçer:
“Sen artık bizim çocuğumuzsun. Bundan sonra bizimle kalacaksın.”
Çocuk bir an donar.
Sonra yüz kasları titremeye başlar.
Gözler dolar.
Biz hâlâ oyundayız.
Ebeveynler de destek verir:
“O zaman biz gidiyoruz.”
İşte o an perde açılır. Çocuk Oscar’lık bir performans sergiler. Ağlama sesi evin akustiğini test eder. Biz yarım saatlik psikolojik deneyimizi tamamlayıp, “Kıyamam ya…” diyerek annesine teslim ederiz.
Hem korkutup hem teselli eden bir sevgi modeli geliştirmişiz. Akademik çalışma konusu olur.
⸻
Tabii bununla bitmez.
Klasik performans talepleri başlar:
“Göster amcana kaslarını!”
“Hadi bir güreşin bakalım!”
“Bir şarkı söyle de alkışlayalım!”
Çocuk, evin PR sorumlusu gibidir.
Misafire gösteri yapar. Yapmazsa “utangaç” olur, yaparsa aile gurur tablosuna asılır.
⸻
Ve gelelim asıl hassas meseleye: Futbol.
Bir çocuğun tuttuğu takım, aile içinde diplomatik kriz çıkarabilir.
“Hangi takımlısın sen yavrum?”
Çocuk renkleri yeni öğrenmiş, biz formayı sırtına geçirip kimlik inşa ediyoruz. “Bilmiyorum” deme lüksü yoktur. Bu ülkede üç yaşındaki çocuk tarafsız olamaz.
Yanlış takımı söylerse operasyon başlar.
Çikolata teklif edilir.
Harçlık artırılır.
Forma vaadi verilir.
Resmen rüşvetle transfer yapıyoruz.
Sonra da gururla anlatıyoruz:
“Ben torunu bizim takıma geçirdim.”
Sanki Avrupa devinden yıldız transfer etmişiz.
Ama transfer sezonu hiç kapanmaz.
Başka bir amca daha iyi teklif sunar. Çocuk bir hafta sarı-lacivert, ertesi hafta sarı-kırmızı olabilir. Tam bir serbest piyasa düzeni.
⸻
Aslında bütün bu küçük şakaların altında aynı mesele var: Çocuğu gerçekten çocuk gibi görememek.
Onu minik bir insan olarak değil, sevimli bir oyuncak gibi görmek.
Yine de dürüst olalım…
Biz sevgimizi de abartılı yaşarız, şakamızı da. Sarılırken boğar, severken ağlatırız. İyi niyetliyiz ama doz ayarımız zayıf.
Belki yapılması gereken çok basit:
Çocuğa soru sormadan önce bir saniye durmak.
Onu zor durumda bırakmadan gülmek.
Ve “Hangi takımlısın?” demeden önce biraz büyümesine izin vermek.
Ama kabul edelim…
Bir sonraki aile toplantısında yine dayanamayacağız.

