Anadolu’da gurbet bir kelime değildir sadece…
Gurbet, bir suskunluktur, bir bekleyiştir, yarım kalmış cümlelerin adıdır.
Ve bazı şehirler vardır ki, gurbet onlara sonradan uğramaz; doğuştan yazılmıştır kaderlerine.
Gümüşhane işte o şehirlerden biridir.
Bu topraklarda gurbet, bir tercih değil; çoğu zaman bir mecburiyet olmuştur.
Evin ocağında ateş sönmesin diye, sofrada ekmek eksilmesin diye, çocukların yüzü gülüsün diye ayrılığa razı olunmuştur.
Gidenler arkalarına dağları, evleri, anaları, babaları bırakmış; kalanlar ise yolları gözleyerek bir ömrü tüketmiştir.
Yıllar geçtikçe giden çoğalmış, dönen azalmış…
Bir zamanlar mektuplarla dolan sandıklar boşalmış, beklenen kapılar sessizliğe bürünmüştür.
Gurbet artık sadece dışarıda değil, şehrin kendisinde de hissedilir olmuştur.
Gümüşhane, gidenlerini beklemekten yorulmuş; beklerken kendi içine gurbet düşürmüştür.
Bir vakitler çocuk sesleriyle çınlayan köyler şimdi suskun.
Kuzuların meleştiği, harmanların şen olduğu o günler, hatıraların arasında saklı.
Evler kilitli, yollar mahzun, dağlar sanki biraz daha sessiz…
Her şey yerli yerinde ama eksik; çünkü insan eksik.
Gurbet, Gümüşhaneli için bir iç çekiştir.
Bir “ah”tır, bir “of”tur.
Gözlerin bir noktaya takılıp kalması, geçmişle bugünün aynı anda ağırlaşmasıdır.
Sılaya varamayanların yüreğinde büyüyen o eski kelime vardır ya;
Daüssıla…
İşte o, hâlâ gurbetteki her Gümüşhanelinin kalbinde diri durur.
Ve bazen biri çıkar…
Bir köyde, bir bayramda, bir tepede durur.
Elini kulağına götürür, bayrağın gölgesinde bir türkü mırıldanır.
O türkü sadece bir ezgi değildir;
Bir ömrün, bir hasretin, bir memleketin sesidir.
Yer Torul’dur…
Güzeloluk’tur…
Ve o türkü, gurbetin ta kendisidir.
İşte gurbet…
İşte Gümüşhane…
Ve işte bu toprakların hiç dinmeyen türküsü.

