Bir önceki yazımda lobicilikten söz etmiştim.
Ama galiba meseleyi biraz daha açık konuşmak gerekiyor.
Lobicilik dediğimiz şey, aslında süslü bir kelimeden ibaret değil.
Özünde birliktir. Aynı hedefe omuz vermektir. “Önce biz” diyebilmektir.
Ve üzülerek söylüyorum ki biz Gümüşhaneliler bunu başaramıyoruz.
Bir ve beraber olamadığımız gibi, bir araya gelmeyi başaranları da ayakta tutamıyoruz. Sonra dönüp birbirimize soruyoruz:
“Neden bizim güçlü bir temsilimiz yok?”
“Neden bizim insanımız üst makamlara geldiğinde arkasında dağ gibi durulmuyor?”
Cevap aslında acı ama basit.
Biz Gümüşhaneliliği değil, siyaseti önceleyen bir anlayışa savrulduk. Hemşericiliği değil, parti rozetini öne koyduk. Bu da şehri karpuz gibi ikiye bölüyor. Oysa makamlar geçici, unvanlar gelip geçici. Kalıcı olan tek şey Gümüşhane’nin kendisi.
Soralım kendimize…
2024 yerel seçimlerinde İstanbul’da belediye başkan adaylığına soyunan bir hemşerimize gerçekten sahip çıktık mı?
İBB’de önemli bir görevde bulunan bir Gümüşhanelinin arkasında güçlü bir duruş sergileyebildik mi?
Meslek odası seçimlerinde yarışa giren hemşerilerimize İstanbul kazan kepçe kulis yaparken destek olabildik mi?
Açık konuşalım: Hayır.
Şehrin yıllardır biriken meselelerinde tek vücut olabildik mi?
Tren yolu konusunda ortak bir ses çıkarabildik mi?
Tirebolu-Torul yolunda, Tersun Dağı’nda, Köse Dağı’nda, Kostan Dağı’nda aynı cümleyi kurabildik mi?
Bir hemşerimiz bir makama geldiğinde, onu şahsi hesapların ötesine taşıyıp şehrin menfaatine dönüştürebildik mi?
Karadeniz Günleri örneğini hatırlayın. 22 ilin yer aldığı bir etkinlik, nasıl oldu da tek bir ilin gölgesinde kaldı? Adı başka, tadı başka bir organizasyona dönüştü. Buradan ders çıkarabildik mi?
Daha yakına bakalım.
Kurtuluş Günü programlarımızda bile ortak bir irade koyabiliyor muyuz? 108 yıl önce kanla, canla savunulmuş bu toprakların kurtuluşunu dahi parça parça, kopuk kopuk kutluyoruz. Kim ne yapıyor, kimin kimseden haberi var mı, belli değil.
Bu tabloya üzülmemek mümkün mü?
Sorun şu: Gücümüzü bilmiyoruz. Kendimizi tartmıyoruz. Hep dışarıya bakıp “Neden böyle olduk?” diye kader cümleleri kuruyoruz. Oysa mesele kader değil, irade meselesi.
Bir etki oluşturmak istiyorsak, bir güç göstermek istiyorsak, bir inanç ortaya koymak istiyorsak önce kolektif aklı devreye sokmak zorundayız. Gümüşhaneliliğin gereğini yapmak zorundayız.
Birbirimizi dinlemeden, anlamadan, hemen kırarak dökerek ilerliyoruz. İş yokuşa sürülünce köşemize çekiliyoruz. Akil dediğimiz insanlar yorgun. Tecrübeli isimler bıkkın. Gençler ise yönsüz.
Ve ortaya şu manzara çıkıyor:
Her Gümüşhaneli sanki koca bir okyanusta kendi başına yüzmeye çalışan bir yolcu. Titanik misali herkes kendi can derdinde.
Oysa mesele şu kadar net:
Ya birlikte kürek çekeceğiz ya da tek tek yorulacağız.
Gümüşhane’nin kaderi siyaset üstüdür.
Gümüşhane’nin menfaati kişisel hesapların üstündedir.
Gümüşhanelilik bir rozet değil, bir duruştur.
Artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi:
Biz gerçekten aynı gemide miyiz, yoksa sadece aynı şehirde mi yaşıyoruz?

