Trabzon'un Şalpazarı yöresinde coşkun akan derelerin şırıltısına karışan bir ses vardı eskiden. Değirmen taşlarının mısırı öğütürken çıkardığı o ritmik ses, sabrın, alın terinin ve bereketin türküsü gibiydi. Anadolu'nun pek çok köşesinde olduğu gibi bu topraklarda da suyun diliyle konuşan kadim emek mekânlarıydı onlar. Tarlalardan toplanan mısırın un olma serüveni, o taşların arasında başlar; her bir tanenin öğütülüşünde alın teri, sabır ve bereket gizliydi.
Şimdi o değirmen yollarına kimseler düşmüyor. Coşkun akan derelerin şırıltısı, imece gibi bir araya gelen insanların seslerine hasret kaldı. O yollar, gençlerin sevdasına, dillerden düşmeyen türkülere, anaların dualarına tanıklık ederdi. Değirmenler yalnızca mısırı değil; dostluğu, dayanışmayı, bir dönemin ruhunu, sabrını, kardeşliğini ve bereket anlayışını da öğütüyordu.Bugün hâlâ ayakta kalmayı başarabilen birkaç su değirmeni olsa da, değişen zamanın sert rüzgârı yörenin birçok köyünde nice değirmeni susturdu. Teknolojinin gürültüsü, suyun şırıltısını bastırdı. Oysa o değirmenler, sadece un değil, bir kültürü de öğütüyordu. Şimdi suskun taşlar, geçmişe tanıklık eden sessiz birer anıt gibi bekliyor.
