Bir zamanlar kara tenekeli çatılar, tahtadan duvarlar ve avluya açılan ahşap döşemeler Anadolu köylerinin simgesiydi. Çamın, meşenin, kestanenin kokusunu taşıyan köy evleri sadece bir yapı değil; binlerce yıllık yaşam kültürünün dışavurumuydu.
Duvarlara asılan kekikler, yayla çiçekleri; tarlada kullanılan orak, kazma ve bel adeta doğal bir müze görünümü oluştururdu. Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan köy hayatında gelinlik kızlar erkenden işe koyulur, gelin hanım sırtında bebeğiyle yeni güne hazırlanırdı. Hayat doğayla iç içe, üretimle uyumlu ve sade bir ritimde akardı.
O dönemlerde köy evleri sadece barınma alanı değil; sağlıklı, hareketli ve dayanışma kültürünün merkezleriydi. Sabahları dinç uyanılır, komşuluk ilişkileri güçlü olur, avlularda çocuk sesleri yankılanırdı.
Bugün ise tablo farklı. Betonarme yapılar geleneksel mimarinin yerini aldı. Ahşabın sıcaklığı yerini soğuk duvarlara bıraktı. Daha da önemlisi köyler boşaldı. Göçle birlikte evler sahipsiz kaldı; avlular sessizliğe, ocaklar küle döndü.
Uzmanlara göre geleneksel köy mimarisi yalnızca estetik değil, aynı zamanda kültürel bir miras niteliği taşıyor. Doğal malzemelerle inşa edilen evler çevreyle uyumlu yapılarıyla dikkat çekerken, modern beton yapılar kırsal dokuyu dönüştürmüş durumda.
Beton yükselirken köy kültürü geriledi. Geriye ise hafızalarda kalan bir yaşam biçimi ve yalnızlığa terk edilmiş köy evleri kaldı.